15. Yılında Oslo İlkeler Anlaşması
Print Email
15. Yılında Oslo İlkeler Anlaşması
[ 13/09/2008 - 08:12 PM ]
Arafat’ın imzaladığı Oslo Anlaşması, ilkeler anlaşması değil ilkelerden vazgeçme anlaşmasıdır.
Filistin Enformasyon Merkezi

13 Eylül 2008 Gazze-Eriha anlaşması olarak da bilinen Oslo İlkeler Anlaşması'nın on beşinci yıldönümüdür.  13 Eylül 1993 tarihinde imzalanan bu anlaşma aynı zamanda kamuoyuna “barış süreci” olarak da lanse edilen Filistin – İsrail masa başı görüşmelerinin ilk ürünüdür.

13 Eylül 1993 İlkeler Anlaşması, İsrail işgal devletiyle o zaman liderliğini Yasir Arafat’ın yaptığı FKÖ arasındaki anlaşmalar sürecinin teorik altyapısını oluşturmaktadır. Pratiğe dönük hususlar daha sonra imzalanan anlaşmalarla belirlenmiştir. Fakat temel hususları belirlemesi ve özellikle de “Filistin tarafı” sıfatıyla masaya oturanların işgale yaklaşımlarıyla ilgili çizgilerini yeniden belirlemeleri açısından önem arz etmektedir.

Oslo İlkeler Anlaşması’nın imzalanmasının üzerinden on beş yıl geçti. Böyle bir anlaşmanın imzalanmasıyla FKÖ İsrail işgalini meşru kabul etme karşılığında Filistin halkına da bir “devlet” vaat ediyordu. Bu devletin kurulması için gereken altyapının 2000 yılından önce oluşturulması ve devletin çerçevesini belirleyecek nihai anlaşmanın imzalanmış olması gerekiyordu. Söz konusu sürecin bitmesi gereken tarihin üzerinden sekiz yıl geçtiği halde devletin kuruluşu konusunda hiçbir ilerleme olmadığı gibi Filistin tarafı sıfatıyla görüşmelere katılanlar işgal yönetimi karşısında sürekli geri adım atmaya, sürekli yeni tavizler vermeye zorlanmaktadır. Dolayısıyla gelinen noktada Filistin halkının hukukunun masa başı görüşmelerle elde edilmesi konusunda hiçbir ilerleme kaydedilmiş değildir. Aksine işgal devletinin baskı ve şiddet uygulamaları arttığı gibi sözde “barış” sürecinin gölgesinde toprak gaspının trendinde de ciddi artış olduğu inkârı mümkün olmayan bir gerçektir. O sebeple üzerinden on beş yılın geçmesi münasebetiyle Oslo sürecinin genel bir değerlendirmesinin yapılmasının faydalı olacağını düşünüyoruz.

Camp David Anlaşması’ndan Oslo İlkeler Anlaşması’na

Arap dünyasında İsrail işgal devletini muhatap alan ve resmen tanıyan ilk anlaşma Mısır’ın 1978’de imzaladığı Camp David Anlaşması’dır. Mısır ve o zaman ülkesi adına anlaşmaya imza atan Cumhurbaşkanı Enver Sedat bu anlaşmayı imzalamasından ve İsrail’i “meşru” kabul etmesinden dolayı şiddetli tepkilere maruz kalmıştı. Bazı Arap ülkeleri tepkilerini Mısır’la diplomatik ilişkilerini bir süre kesmek veya asgari düzeye çekmek suretiyle göstermişlerdi. O zaman Mısır’ın tutumuna ve imzaladığı anlaşmaya tepki gösterenlerin başında da Filistin halkını temsil ve onun özgürlük mücadelesine öncülük etme iddiasındaki FKÖ geliyordu. Çünkü Filistin topraklarının bir bütün olduğu, bu topraklardan herhangi bir taviz verilemeyeceği ve bu topraklar üzerindeki işgalin meşru kabul edilemeyeceği yönündeki ilkeleri bunu gerektiriyordu.

Oslo İlkeler Anlaşması mahiyet ve esas itibariyle Camp David Anlaşması’ndan farklı değildi. Ama bu kez anlaşmaya imza atanlar Camp David Anlaşması’na şiddetle karşı çıkanlar ve Mısır’ın sergilediği tavra karşı Arap dünyasında kampanya başlatanlardı. Üstelik Arap dünyası da bu kez anlaşmayı ihanet olarak değil “barış” yolunda atılan önemli bir adım olarak değerlendiriyordu. İmza atanların Filistin’in içinden ve işgal devletiyle yaşanan sorunda “taraf” kabul edilen kesimden olması onların destekçi tavır sergilemelerini kolaylaştırıyordu. Ayrıca böyle bir anlaşmanın imzalanması onların artık kendileri için sıkıcı gelen ve sırtlarından atmak istedikleri bir yükten kurtulmaları için önlerinin açılmaya başlaması anlamına geliyordu.

İlkeler Anlaşması Adıyla İlkesizliğe

Oslo İlkeler Anlaşması, Filistin topraklarının Siyonistler tarafından işgal edilmesinden kaynaklanan sorunun sonlandırılması iddiasıyla ortaya konacak formüllerin genel çerçevesini çizdiği ve ileride imzalanacak anlaşmalarda dikkate alınması gereken temel hususları belirlediği için böyle adlandırılmıştı. Yani bu anlaşma bir bakıma sözde “barış (!)” sürecinde çizilecek yeni projelerin ve kabul edilecek muahedelerin Anayasasını oluşturacaktı.

Fakat öbür yandan da FKÖ böyle bir “İlkeler Anlaşması”nı imzalamak suretiyle kendi ilkelerinden soyutlanıyor, bir ilkesizliğe doğru yelken açtığını arkasındaki kitleye ilan etmiş oluyordu. Çünkü FKÖ’nün ana tüzüğünde yer alan ve özellikle Filistin topraklarının bütünlüğünü, bu topraklar üzerindeki işgalin hiçbir şekilde meşru kabul edilemeyeceğini vurgulayan hususlar Siyonist devleti rahatsız ediyordu. FKÖ zaten böyle bir anlaşmayı kabullenmek suretiyle o ilkeleri rafa kaldırdığını kamuoyuna açıklamış oldu. Ama işgal devleti bu kadarını yeterli görmüyor aynı zamanda FKÖ tüzüğünün metninden de tamamen çıkarılmasını istiyordu. Sonraki dönemde bir oldubittiye getirilmek suretiyle işgal devletinin bu isteği de yerine getirildi. Kısacası FKÖ, işgal devletiyle bir ittifaka varabilmek için şekillendireceği projeler ve muahedeler için geçerli sayılacak bir Anayasa metnine onay verirken kendi Anayasasını icraattan kaldırıyor, onun tamamen geçersiz hale geldiğini ilan ediyordu.

İşgal Devletini Masa Başına Yanaştıran Direniş ve Direnişe Masa Başında Darbe

Oslo sürecinde geri adım atan tabii sadece FKÖ ve onun lider kadrosu değildi. Onunla masaya oturan Siyonist işgal devleti de geri adım atıyordu. Çünkü o zamana kadar “terör örgütü” olarak lanse ettiği, işbirliği içindeki ABD ve Batı’nın sürekli baskı altında tutmasını istediği bir örgütü ya da onun görevlendirdiği bir heyeti muhatap kabul edip karşısına oturtuyordu. Onu böyle bir şeye zorlayan ise Filistin halkının İslâmî hareketin öncülüğünde başlattığı ve kitlesel bir şekilde sürdürdüğü direnişti. 9 Aralık 1987 tarihinde başlayan ve intifada adı verilen bu direniş işgal devletinin gözünü bayağı korkutmuştu. Devam etmesi durumunda özgürlük ve bağımsızlık ateşinin işgali iyice zorlayacağı tahmin ediliyordu. Bu yüzden en azından kitlenin bir bölümünü farklı beklentilerin içine çekecek ve direnişin ateşini hafifletecek bir atağa ihtiyaç vardı. Onun için de en uygun metot FKÖ’nün masaya oturmaya razı edilmesi suretiyle halkın bir kısmının görüşmelerden çıkacak sonuçları beklemeye yöneltecek bir psikolojik havanın oluşturulmasıydı.

FKÖ de Siyonist yönetimin böyle bir şeye ihtiyaç duymasını kendi açısından bir fırsat telakki etti ve temel ilkelerinden soyutlanma pahasına da olsa masa başı pazarlığına girişmeyi kabul etti. Ufukta bir “Filistin devleti” umudunun oluşturulması böyle bir pazarlığa girişilmesinde aceleci davranmaya teşvik eden etken oldu. Ama ufukta gösterilen devlet sadece bir seraptan ibaretti. Aradan 15 yıl geçtikten sonra ortaya çıkan durum bunu biraz daha net bir şekilde gözler önüne sermiştir.

İşgal devletinin masaya yanaşmakla hedeflediği de ne yazık ki gerçekleşmiş, FKÖ’nün masaya oturması direnişe masa başında darbe vurulması sonucunu doğurmuştur.

İslâmî Hareketin Yükselişinden Duyulan Endişe

İşgal devletini FKÖ ile masaya oturmaya ve pazarlıkta karşısına almaya iten tek sebep intifada adıyla yürütülen kitlesel direniş değildi. Bu direnişle birlikte İslâmî hareketin yükselişe geçmesinden duyulan endişenin de önemli oranda etkisi vardı. İslâmî hareketin yükselişi sadece işgal devletini değil aynı zamanda FKÖ’ye hâkim unsurları da rahatsız ediyordu. Örgütün lideri Yasir Arafat bu rahatsızlığını Ürdün’de bir özel topluluğa yaptığı konuşmasında da dile getirmişti. Çünkü FKÖ’ye hâkim unsurlar hem kendilerine tahsis edilmesi gerektiğini düşündükleri alanı başkalarıyla paylaşmak istemiyor, hem de Filistin meselesinin yansıtılmasıyla ilgili fikri ve ideolojik görünümün köklü bir değişime uğramasına sıcak bakmıyorlardı.

İşte bu ortak endişe düşman tarafları aynı masanın etrafında bir araya gelmeye yönelten etken oldu.

Halkı Devreden Çıkaran Temsil

1991’de başlayan ve önce gizli sonra açık görüşmelerle yürütülen süreçte Filistin tarafı sıfatıyla masaya oturanlar normalde Filistin halkını ve davasını temsil ettiklerini ileri sürmelerine rağmen bu temsil halkı ve hatta FKÖ’nün Ulusal Konseyi’ni devre dışı bırakmış, müzakereciler birtakım kişisel yönlendirmelerle hareket etmişlerdir. Oysa böylesine önemli bir konuda Filistin halkının ve bu halkı temsil konumundaki teşkilatların yaklaşımlarının da sorgulanması, halkın iradesini yansıtacak mekanizmalarla irtibata geçilmesi gerekirdi. Ama bunların hiçbiri yapılmadı ve süreç küçük bir grubun ret ve kabulleriyle yürüdü. Bu şekilde yürüyen bir süreçte kabul edilen anlaşmalara imza atanların “Filistin tarafı” sıfatıyla bunu yaptıklarını söylemeleri tamamen yanıltmaca ve Filistin halkına haksızlıktır.

15 Yıldır Bir İleri İki Geri “Barış (!)” Yolculuğu

Sözde “barış” sürecinde belki Siyonist işgal devleti de kendi açısından birtakım tavizler verme ihtiyacı duymuştur. Ama sonuç itibariyle kazanan her zaman işgal devleti olmuştur. Oslo İlkeler Anlaşması’nın imzalandığı tarihten bugüne geçen süreyi ve bugün ortaya çıkan durumu iyi değerlendirdiğimizde işgalcilerle masaya oturarak çözüm aramakta ısrar edenlerin bugün, başladıkları noktadan daha geride durduklarını görürüz. Böyle olmasının sebebi de yolculuğun sürekli ileriye doğru değil bazen ileri bazen geri olmasıdır. Gelinen durumu geniş çaplı bir tahlile tabi tutarak bir ileri iki geri adım atıldığı iddiasında bulunursak belki mübalağa etmiş olmayız.

Yeni Bir Oyun Hazırlığı mı?

İşgalci Siyonist devlet masa başı pazarlıklarının sürmesi için “Filistin devleti” serabını kullanmaya devam ediyor. Olmert’le Abbas arasında gündeme getirilen son “Raf Anlaşması Projesi”ni iyi değerlendirdiğimiz zaman Filistin devleti vaadinin Nasrettin Hoca’nın borç ödeme nüktesine benzediğini görürüz. Ne var ki Siyonist yönetimin böylesine saçma bir vaadi karşısında Mahmut Abbas’ın ciddi tavizler vermeye ve kendisinden istenenleri kabullenmeye hazırlandığı da hissediliyor. Dolayısıyla Abbas’la Olmert arasında son dönemde sürdürülen pazarlıklar Filistin davası açısından önemli riskler oluşturmaktadır. Bu pazarlığın amacı Filistinlilerin bir devlete kavuşmalarını sağlamak değil devlet serabı karşılığında Kudüs davasını, mültecilerin yurda dönüş haklarını, ayrım duvarı sebebiyle gasp edilen topraklar meselesini, kısacası Filistin davasını tarihe gömmek ve Siyonist işgalin kazıklarını sağlamlaştırmaktır. İşte masa başı pazarlığında geçerli zihniyet budur. Ama Filistin halkının özgürlüğü ve gasp edilen haklarının geri alınması için direnişte kararlı olanlar buna müsaade etmeyeceklerdir.

Page Top
 
 
 
  
 
 
Röportaj
 
      
 
   
Basından Seçmeler